Bir Enkaz Yürek

Hava bulutluydu. Yerlerde ise yeni yıkılmış gri enkazın havaya kattığı o boğucu toz vardı. Çevredeki birkaç insan o bölgeye doğru koşarak geldiğinde, aralarında evden biraz ekmek istemek için komşularına giden küçük Hamza da vardı. Adımları yavaş, bakışları donuk; ailesiyle birlikte sığınmaya çalıştığı evin artık yerinde olmadığını gördü. İdrak edemedi önce; gözlerinin dolmasına anlam veremiyordu. Etrafına bakınacak kadar güç bulduğunda, diğer evlerin de tıpkı yaşadığı ev gibi enkaza çevrildiğini gördü. Aslında onlar daha önceden de öyleydi. Daha önce de kötü insanlar gelmiş; yıkmış, yakmış ve gitmişlerdi.
Tekrar baktı evine. Elindeki ekmeği sıkı sıkı tutuyordu ki bir anda yerden yükseldiğini hissetti. Amcasının kollarındaydı şimdi. Çok sevdiği, “koca kafa” diye dalga geçtiği amcasının boynuna gömmüştü başını. Amcası Selman, çaresiz küçük çocuğun kulaklarını kapatarak onu etraftaki çığlıklardan korumaya çalışıyordu.
Gökyüzünden geçen füzeler bir başka binayı daha hedef aldığında gözlerini sıkı sıkı kapattı Hamza. İyi şeyler düşünmek istedi, güzel şeyler. Herkesin mutlu olduğu, savaşın olmadığı, babasının esir düşmediği, abisinin tekrar hayatta olduğu sakin bir dünya hayal etti. Ardından doğduğu günden beri yaşadığı savaşın içini sıkıştırdığı o baskıya dayanamayarak; bir çocuk gibi gülüp eğlenemediği günlerin acısını çıkararak, erkenden olgunlaşmaya mahkûm bırakılan her güne lanet ederek ağlamaya başladı.
Amcasının onu tutmakta güçlük çekeceği kadar çırpındı. Kollarını, bacaklarını salladı, bağırdı. Selman onun ağzını güçlükle kapatmaya çalışarak yıkık bir duvarın arkasına doğru koştu. Etrafta askerlerin olmadığından emin olduktan sonra Hamza’yı kucağından bırakarak karşısına oturmasını sağladı. Fakat o, oturamayacak kadar büyük bir acı içerisindeydi. Zayıftı. Sadece ruhen değil, günlerdir adamakıllı beslenemediğinden yüzü çökmüş ve teni sararmıştı.
“Annemi istiyorum!” diye hıçkırdığında Selman artık dayanamadı. Onu kendine çekip başını ona yasladı ve otuz altı senedir yaşadığı esaretin acısını kusarak ağladı.
Hamza ağlıyor, Selman ona “Anneni kaybettik.” bile diyemiyordu.
“Sen evde yoktun, anneni zorla evinden sürükleyerek çıkarıp göğsünden vurdular.” diyemiyordu.
“Sen çok güçlüsün Hamza.” Selman kuru bir yutkunuş bıraktı boğazına. Nefesi titreye titreye derdini anlatmaya çalıştı. “Allah’tan başka kimseden korkma, hepsi geçecek. Ben buradayım.” Hamza onu duymuyordu, Hamza sadece annesini istiyordu. Nasıl güçlü kalması gerektiğini yaşadıkça öğrenecekti; görecekti bu lanetlenmiş kavmin daha ne kadar eziyet çektirdiğini. Sadece şu an idrak edemeyecek kadar küçük bir bedene sahipti.
Gözlerini sıkı sıkı kapattığından beri açmamıştı. Hayalinde annesini görüyordu, her şeye rağmen gülen annesini. Hatta askerler babasını kelepçeleyerek götürdüğünde; onun Hamza’ya kocaman gülümseyerek baktığını hatırlıyordu. O gün iyice bakmıştı Hamza babasına. Son kez gördüğüne eminmiş gibi baktı. Kahverengi irislerini mıh gibi kazıdı beynine, unutmamaya yemin etmiş gibi o son bakışın ne kadar güçlü olduğunu ve ne kadar büyük bir iman içerdiğini hatırladı.
Hesap sormalıydı. O küçücük bedeniyle karanlık suratlı askerin karşısına geçip “Sen kimsin?” demeliydi. “Sen kimsin ve bunu bize neden yaşatıyorsun?” diye haykırmalıydı. Yarım avuç kadar elleriyle askerin yakasını tutup silkelemeli, onu kendisine getirmeliydi. Hiç olmadı bir taş fırlatırdı göğsüne. Bu, küçük Hamza için “Senden korkmuyorum!” demenin büyük bir adımıydı.
Aradan yarım saat geçmiş, Hamza ağlamaktan bitkin düştüğü bedenini amcasının kollarına bırakmıştı. Selman, sırtını duvara yaslayarak küçük çocuğun yüzünü inceledi. Hamza sadece beş yaşındaydı fakat şimdiden beyazlamaya başlayan saçları Selman’ın dikkatini çekti. Resmen kendisininki kadar beyaz saçları vardı.
Gözlerinin altı “normal” bir çocuk gibi değil, sanki yirmi beş yıldır masa başında çalışmış bir memurun göz altları gibi mosmordu.
İçli içli ağladı Selman. Yaşayamadığı çocukluğu için ağladı ve o da tıpkı ağlamaktan bitkin düşen Hamza gibi uykuya dalıverdi.
Sabah olmuştu. Selman kucağında hissettiği boşlukla beraber sıçrayarak gözlerini açmış ve Hamza’nın yanında olmadığını görmüştü. Büyük bir panikle ayağa kalkıp etrafta küçük çocuğu arıyordu ki onu tankın yanında duran askerlere kafa tutarken gördü. Boyu, askerin bacağı kadardı fakat söylediği sözler askerin düşünemeyeceği kadar ağır sözlerdi Hamza’nın.
Asker önce ona aldırış etmedi, duymamış gibi yaptı. Sonrasında Hamza eline büyük bir taş alıp askere fırlattığında; korkak herif irkilerek geri çekildi. Ardından başka bir asker gelip küfürler savurarak Hamza’ya sert bir tekme indirdiğinde Selman koşarak onların yanına gelmiş, çocuğu kucağına alarak oradan uzaklaşmaya çalışıyordu ki göğsünde hissettiğin sızıyla oracıkta öylece kalakaldı.
Vurulmuştu Selman. Acımasızca, sessizce vurulmuştu.
Şehadet getirip dizlerinin üzerine çökmeden gördüğü son şey ise küçük Hamza’nın yalvarırcasına ağlayan, içli içli bakan o ela gözleriydi…