BAĞLANTI KOPYALANDI
15 Ekim 2026
Deneme/Hikaye
Çiğdem AKTÜRK

Bir Hayat Yetmez İnsana


Bir Hayat Yetmez İnsana

Kendi hayatımızı anlamaya ömrümüz yetmezken, başkalarının hayatlarını okumaya neden bu denli heves ederiz?

Bu sorunun cevabını tam olarak bildiğimi söyleyemem. Kendi içimde en çok güvendiğim düşünceleri bile sorgulamaya başladığımdan beri, kesin ve değişmez cevaplara eskisi kadar güvenemiyorum. İnsan zihni, durulmuş bir su değil ki ona dair kesin hükümler verebilelim.

Kendimizden kaçmak, o bildik dertlerimizden biraz olsun uzaklaşmak için açarız kitapların kapağını. Ne var ki bir kitabın içinde kendimizden kurtulmayı umarken, hiç beklemediğimiz bir sayfada en çıplak hâlimizle kendimize rastlarız. Bir yabancının korkusunda kendi saklı ürkekliğimizi, bir başkasının yanılgısında kendi dikbaşlılığımızın izlerini buluveririz. Kendimize doğrudan bakmaktan çekindiğimiz zamanlarda, bir başkasının hikâyesi içimizde üstü örtülü duran ne varsa açığa çıkarır. Romanın bize ne öğrettiğinden ziyade, içimizde hangi duyguyu uyandırdığı bu yüzden benim için daha büyük bir gizemdir.

Gündelik hayatın telaşında insanları ne kadar kolay yargıladığımı, onların geçmişlerini, içlerinden geçen fırtınaları ne az hesaba kattığımı fark ediyorum. Oysa roman, hüküm vermeden önce durup biraz daha beklemenin erdemini hatırlatır bize. Başlangıçta suçladığımız bir karaktere son sayfada hak vermeye başlamamız, onun değişmesinden mi, yoksa bizim onu değerlendirme biçimimizin değişmesinden mi kaynaklanır? Bir başkasını anlamaya çalışırken, aslında kendi bilgimizin ve insanlığımızın sınırlarıyla da yüzleşiriz.

Zamanın bu karşılaşmadaki rolü de bir o kadar şaşırtıcı. Yüzyıllar önce yaşamış, toprağa karışmış bir insanın derdi bugün benim kalbimi neden sızlatır? Bugün mektuplarla beklenen haberler ekran ışığında belirse mesafeler hızla aşılsa da insanın özündeki o bekleyiş, umut ve korku hiç değişmiyor. Geçmişle bugün arasındaki mesafeyi yalnızca değişen alışkanlıklarımız üzerinden ölçmek bu yüzden eksik bir çabadır. Roman, geçmişte kalmış bir hayatı bugüne taşıyarak bize zamansız bir ayna tutar; bugünü alıştığımız köşeden değil, bambaşka bir açıdan görmemizi sağlar.

Okuduğumuz her kitabın bizi olgunlaştırdığını iddia edersek kendimizi kandırmış oluruz. Bazen bir eserden hiçbir şey anlamadan, bomboş çıkarız; bazen de tek bir satır, yıllardır sarsılmaz sandığımız bir fikri yerinden oynatır. Benim için asıl mesele de budur: Bir kitabın bize hazır cevaplar sunması değil, kendi mutlak doğrularımızdan kuşku duymayı öğretmesi.

İnsan bu dünyaya yalnızca tek bir hayat, tek bir beden sığdırabilir. Romanın sayfalarında ise başka dünyaların, başka ihtimallerin kapısı aralanır. Belki hepsini sevmeyiz, belki bazılarında kendimizden hiçbir iz bulamayız; yine de bu arayışa değer. Çünkü insanın dünyası, yalnızca eliyle dokunup gözüyle gördüklerinden değil, görebileceğini henüz bilmediği o uçsuz bucaksız olasılıklardan oluşur.

Bir romanı bitirdiğimizde kendimize sormamız gereken asıl soru, o kitaptan ne öğrendiğimiz değildir. Artık hangi eski düşüncemizle eskisi kadar rahat ve huzurlu yaşayamadığımızdır.