Gelin Teli

Kaderi gelin teli gibi inceydi Zehra’nın.
Kimine göre parıltının simgesi iken kimine göre boynuna dolanan zincirden farksızdı.
Gelin teli, Zehra’nın içindeki sessiz savaşın çığlığıydı.
Her bir tel, Zehra’nın kaderine düğümlenmiş; hayal kırıklıklarını ve umutsuzlukları yansıtıyordu.
“Bu benim hayatım, istemiyorum, vermeyin beni” dese de kimse duymamıştı isyanını.
Hatta zorla evlenmesi için dayak dahi yemişti.
Umudu kaybolmuş, hayalleri kırılmış; kimse duymamıştı içindeki feryadı.
Düğün günü yaklaşırken Zehra’nın yüreğinde sevinç yerine korku ve üzüntü hâkimdi.
Gelin telini sıkıca kavradı.
O an o telin sadece bir süs olmadığını, dışardan ışık saçsa da ruhunu kararttığını kimselere söyleyemeyecekti.
Bir annenin evladının elini sıkı sıkıya tuttuğu gibi tuttu teli, kendi elinden tutulmadığı gibi.
Tel, onun kalbini duyan ve onunla ağlayan tek varlığıydı.
Ailesinin baskısıyla evlenmek zorunda kaldığı adamı nasıl sevecekti?
İnsan sevmediği biriyle nasıl hayat kuracaktı?
Düğün günü gelmişti; bir kuğu gibiydi gelinliğin içinde.
Yoksa kefenlenmiş bir ceset mi, belli değildi.
Gözyaşları akmaya başladı; herkes baba evinden ayrıldığı için ağladığını düşünecekti.
Fakat kimseler bilmeyecekti o çok sevdiği ailesinin onu sevmediği birine verdiğini.
Yeni bir başlangıç vardı önünde lâkin bu hayatın içinde Zehra olmayacaktı.
Gelin telini eline aldı; sessiz feryatlarla baba evinden ayrıldı.
Sahi gelin teli neden verilirdi gelinlerin eline?
Her gelin için aynı mıydı bu parıltı?